29 Temmuz 2011 Cuma

J'ai tué ma mère (I Killed My Mother)

Yönetmen: Xavier Dolan

Senaryo:Xavier Dolan

Oyuncular:Xavier Dolan,Anna Dorval,François Arnaud

Tür:Biyografı,Dram

Yapım Yılı:2009

Yapım:Kanada

Dil:Fransızca

IMDB Puanı:7.3

Benim Puanım:7.7

Xavier Dolan'ın ilk filmi 2009 Cannes film festivalinin gözde filmlerinden ve ondan sonra bir çok festivalde gösterildi, 19 yaşındayken yönettiği oynadığı ve kendi hayatından otobiyografik nitelik taşıyan bu film gerçekten önümüzdeki yıllarda Dolan'ın ne gibi eserler çıkaracağının sinyalini vermekte. Filmden biraz bahsedecek olursak;Homoseksüel ve annesiyle sıkıntıları hiç bitmeyen ergen bir çocugu canlandırmakta.Kendi dünyasında sürekli gidip gelen ve kimseyle konuşamayacak kadar farklı olduğu için kendini bir odanın içinde kameraya çeken onunla dertleşen bir cocuk,okulda ise annesi ve babasının olmadığını söyleyecek kadar ailesinden uzaklaşmış bir karakter.

Anneye gelirsek anne aslında çok sakin biri gibi gözükmekte yani bir sorunu olmayan sadece çocugu ergen olduğu için anneyle anlaşamayan bir model gibi gözüküyor başlarda fakat sonra annenin dengesizliklerini ani parlamalarını ve birden sakinleşmesini izliyoruz.Bu karakterin çözümlemesi aslında çok derin bence. Kendi annesi hasta bir kadınmış ve bu durumda yetiştiği tarzdan dolayı o da böyle hasta bir anne olmuş,kendisi zorluklarla büyümüş travmalar yaşamış ve oğluna annelik yapabilecek bir insan olmamış, zaten kocasıyla 10 yıl kadar önce boşanmışlar ondan sonra bu oğlan ona kalmış.Yani çocukluğa inme durumu bu durumda ortaya çıkıyor gerçekten kadın iyi bir çocukluk geçirememiş karakteri iyi anne olucak kadar iyi değil,bu durumda Hubert karakterini canlandıran Dolan'da iyi bir karakterle yetişemeyecek havası verilmiş filmde.


Oğlan annesiyle kavga ettikçe arkadaşım dediği fakat sevgilisi olan Antoin'in yanına gider ve onun annesine özenir,onun anneside normal bir aile yapısına sahip değildir aslında,oğluyla aynı evi paylaşırken oğlunun gözü önünde ilişkisi olduğu insanla öpüp koklaşabilecek kadar rahat bir kadındır ama bunu yanında Hubert'in annesiyle yapamadığı bir şeyi yaparlar,kadın oğlu olan Antoinle çok çok iyi anlaşır ve Hubert huzur bulur kafa 
dağıtır.

Hubert'in annesiyle olan sorunlarının dozu artmaya başladıkça bunu okuldaki öğretmenide farkeder ve ona yardımcı olmaya çalışır,Hurbert bir iki kere öğretmenin evinde kalmak zorunda kalır ve filmin sonuna doğru öğretmeninde bizim oğlana biraz aşık olduğunu anlar gibi oluruz.
Bir süre sonra bu sorunları çözemeyeceklerini düşünen anne ve baba bir araya gelip ortak bir kararla Hubert'i yatılı okula götürmeye karar verirler orada da sorunlar daha büyür okuldan kaçar ve Antoinle çocukluğunda oturduğu eve gitmeye karar verir.
Filmi ve oyunculukları eleştirecek olursam eğer,Xavier Dolan'ın oyunculuğuna Heartbeats adlı filmi izleyerek hayran kalmıştım burda onun oyunculuğu daha baş sıralarda ve daha çok yer aldığı için bu filmde gerçekten yazarlığı ve yönetmenliği dışında yapacağı filmlere oyuncu bulmasına gerek kalmayacak kadar iyi oynadığını göstermiş bizlere.Yönetmenliğine gelirsek;tarzı bir çok yönetmene benzesede kendine ait bir tarzı da var ve çok hoş bi tarz bu sizi filmde yakınlaştırıyor,müzik seçimleri gene çok güzel olmuş yeri ve sözleri o anki ortamla çok uyumlu.Gerçekten izlenilesi bir film olmuş.

26 Temmuz 2011 Salı

Transformers:Dark Of The Moon

   Yönetmen: Micheal Bay

   Senaryo: Ehren Kruger

   Yapım Yılı:2011

   Yapım: ABD

   Süre:2 saat 37.dk

   Tür:Aksiyon,Bilimkurgu,Macera

   IMDB Puanı:7
 
   Benim Puanım 6.5


Filmin konusunu zaten iki filmi izlemiş olanlar bilir,eğer ilk iki filmi izlemediyseniz bu filmi izlemenizin çok bi manası olmayacaktır,gerçi bence iki filmi izlemiş olsanızda bu film kadar manasız bir film olmayacaktır izlemeseniz bişi kaybedeceğinizi kendi adıma gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.Filmin konusundan bahsedecek olursak,Dünyamızda geçmişte Ay'a yolculuk sırasında keşfedilenler esnesinde günümüze gelene kadar birçok dosya saklanmış,günümüzde bu keşfediliyor ve dünyamızı ele geçirmeye çalışan üstün yaratıklarla yapılan savaşı anlatıyor ve bu savaşla baş etmeye artık bizim Optimus ve ekibi yeterli olmuyor,hem askerler hem bizim ekip savaşıyor bunu anlatıyor filmimiz.
Kadroya baktığımız zaman ise Optimus ve ekibi zaten aynı anca renkleri falan değişmiştir. Ana karakterimiz de aynı  Shia Labeouf adlı arkadaşımız oynamakta.Oyunculuğunu pek eleştiremiyeceğim çünkü Transformers serisi dışında izlemedim bu seri de de öyle sakin bir sahnesi ya da oyunculuğu ön plana çıkaracağı bir sahne olduğunu düşünmediğim için pek yeterli eleştiride bulunamam.Son film için gereksiz bağırmaları ve fazla yapmacık hareketleri vardı beğendiğimi söylememiyeceğim.Kadroya yeni giren ve Grey's Anatomy dizisinden bir çoğumuzun bildiği Beyin Cerrahımız Derek Sheperdla(Patrick Dempsey) karşılaşmak beni çok sevindirdi,sevdiğim bir oyuncu kendileri diziyi de çok severdim zaten araya onuda katıp izlemeyenlerin diziyi en kısa sürede izlemesini tavsiye ederim.Hele doktor olacak adaylar varsa.
Sonra bir diğer yakışıklımız Las Vegas gibi dizilerle adını duyurup bir çok filmde yer almış olan Josh Duhamel filmde fena değildi.Genelde zaten tipi olduğu için insanlar başka birşeyine dikkat etmiyor.
Filmde en çok hoşuma giden kısım ise John Malkovic'in filmde yer almasıydı çok özlemişim onu ve oyunculuğunu,takıntılı bir patronu canlandırmakta kendisi bu filmde.
Gelelim filmin konusu ve nasıl olucağından öte özellikle erkekler için merak konusu olan rol olan bizim Sam'ın sevgilisi rolündeki hatuna.Yanlış bilmiyorsam kendisi Jason Statham'ın sevgilisi ya da nişanlısı bir şeyiydi işte. Ben aksanı dışında rolünü ve tipini beğendiğimi söyleyemiyeceğim,Megan Fox çok daha iyiydi ille bi mankenimsi kadın oynayacaksa bu rolü.

Gelelim biraz filmin detaylarından,üç boyutlu olarak vizyona girdi ama ben 3 boyutlu izlemediğime sevindim.Sinemada izledim ama üç boyutlu salon değildi. En son karayip korsanlarını izlemiştim ve orada bir kere daha üç boyutun bana göre olmadığını ya da memleketimizdeki teknolojinin daha bunun için uygun olmadığını anladım.Gözümü yormaktan ve filmde odaklanamamaktan başka bir etkisi yok benim üzerimde.Transformers için dersek eğer iyiki izlememişim çünkü bu sefer nedense bizim mekanik arkadaşlarımızın rengi birbirlerine girdi,çekimlerden dolayı olsa gerek ortalık karıştı kim nerde kiminle dövüşüyor belli değildi.Diğer filmlere göre zaten ekşın dolu çok fazla sahne olduğunu düşünmüyorum.Bu tarz başı sonu belli olan filmlerin 2.saat 30dk civarlarında olmasına tahammül edemiyorum,ilk yarı sıkıntıdan başka birşey vermedi.İkinci yarı ekşın başladı fakat o kadar saçma gittiki film,bir binaya ulaşmaya çalışıyorlar çok kolay bir yolu oldğunu filmin sonunda görüyoruz ama 40 dk bununla aptalca çözümler bulunarak uğraşılıyor.Sonu zaten belliydi ona alışığız bu tarz filmlerde fakat sunuş tarzı çok önemlidir bu tarz filmlerde ama bana göre o da yoktu bu filmde. Canımız Sam'imizin sevgilisi ise bir karede siyah topuklularla koşerken aynı kare değiştiği zaman siyah babetlerle koşar falan oldu tamam hani saniyelik birşey ya da topuğu çok inceydi ben onu babet sandım ama bu da benim filme ne kadar uyuz kaptığımı ve olumsuzluk bulmak için bir tarafımı yırttığını gösterir sanırım,sadece iki filmi izlemiş biriyseniz izlemek için çerez niyetine izleyebilirsiniz bence tabi.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Les amours imaginaires (Heartbeats)

 Yönetmen : Xavier Dolan
 Senaryo :    Xavier Dolan
 Tür: Dram,Romantik.
Yapım:Kanada
Süre: 1saat 35dk.
IMDB Puanı : 6.9
Benim Puanım 7.2




Filmimiz başladığı sahne itibariyle durgun bir film gibi gözükmekte,festival ve bağımsız tadında olduğu zaten belli ki herkesin film zevkine göre çekilmiş bir film değil zaten. Sakin başlıyor ve tüm film özünde sakin gidiyor fakat,müziklerle o manzaralarla,kıyafetlerle o kadar güzel akıcılık sağlanmış ki sıkmıyor.Film 3 karakter etrafında dönüyor aslında bana göre sadece filmin yazarı yönetmeni ve oyuncusu olan Xavier Dolan üzerinde dönüyor biraz onun dünyası ağırlıklı anlatılmakta hafiften.Üç kişi var 2 erkek 1 kız.Erkeklerden biri Francis romantik,hayalci ve aynı zamanda da mesafeli bir gay.Maria erkeklerden hoşlanan yani standart bir bayan ve yakın arkadaşı Francis.Filmin ortalığı karıştıran karakteri ise Nicolas,film boyunca onun gay mi yoksa kadınlardan hoşlanan biri ya da ikisi mi olduğunu anlayamıyorsunuz.Ki zaten bu bazı sahnelerde izleyiciye bırakılmış birşey. Film Francis ve Maria nın hayatına Nico girdikten sonraki davranışlarını,çaktırmadan rekabetlerini ve Niconunda bunu sevmesi ve bununla beraber yaşanan olayları neden ve sonuçları anlatıyor. Bunları anlatırken de ilişkilerinde başarısız olmuş bay ve bayanlardan böyle 2-3 dakikalık paragraflar,iç dökme seansları gibi tek kişilik sohbetler görüyoruz.Sorunlu ilişkilerin nasıl kötüleştiği insanların kendini nasıl eleştirdiği bu sebeple bitti demeleri vs herşeyden bir parça bulabiliyorsunuz.

Karakter analizi yapıcak olursam: Francisi oynayan filmi yaratan adamı çok seviyorum Xavier bi kere çok tatlı artı gerçekten yaşayarak oynamış olsa gerek oyunculuğunu her yönden çok beğendim.Karakterimiz Gay ve hafiften eli ayağı dolanacak ama bi o kadar da ağır başlı olabilecek bir Gay.Marianin bi kısımda bahsettiği gibi o çok hayal kurar insanlar hakkında olmadık hayaller kurar ve kaptırır kendini gibi birşey demişti,aynen öyle bi karakter bi umut alırsa karşı taraftan sonuna kadar gidebilecek herşeyi riske edebilecek bir tip.

Maria'dan bahsedecek olursak,o da çağına ya da yaşıtlarına göre daha klasik ve yaşını büyük gösteren şeyler giyen sigarayla neredeyse beslenen bir arkadaşımız,o da duygusal ama belli etmeden yaşayan biri ki bunuda şu sözlerle çok güzel özetler;sigara beni ölene kadar hayatta tutar,sigara içtikte kendimi susturur,duygularımı saklarım der.Ama iş aşk olunca herkes bir yerden sonra mantıktan sonraki gerçekliğe geçiyor.
Marie ve Francisin arkadaşlığından biraz bahsedecek olursam;aslında bence en iyi arkadaşlık modeli,hani kötü bana da söylemiyorum ama en ideal hali bence arkadaşlığın uzun ömürlü olması için.bir kız bir erkeksen eğer arkadaşlığın ileri safhalarında insanlar boşluğa düştüklerinde birbirlerine en çok anlaştıkları dostum dedikleri insanlara sarkabiliyorlar. bu arkadaşlıkta bu olucak bir durum değil ama bu böyle değil diye sorunlu olmayacak da değil ki filmde bunu anlatıyor zaten,ikisi aynı erkekten hoşlanıyorlar,bu da çok olası bir durum o yüzden ideal gibi gözüken arkadaşlığında garantisi yok aslında. Birbirlerine özünde çok değer veren iki insanlar ama bu bir gerçek sadece aşk gibi mantığın sınırlarını aşan bir duygu girince biraz ekşın ooluyor o kadar.


Nico ise;çözümlemeye en açık karakterimiz ki filmin kopma noktasıda bu karakterin geldiği andan başlar.Çocuğun öncelikle ne olduğunu anlayamıyorsunuz yani erkeklerden mi hoşlanıyor kadınlardan mı yoksa ikisinden mi bilemiyorsunuz ki zaten bu hava verilmiş.Oyunculuk olarak çok bişey gördüğümü söyleyemiyeceğim ama bu tarz filmlerde oyunculuktan öte anlatılan konunun veriliş tarzı,müzikler ve çekimler daha ön planda olur filmi hissetmemiz için o yüzden oyunculuklara takılmıyorum. Bu karakterimiz bence ne istediğini bilemeyen bir modeldi.

Filmin kendisinden bahsedicek olursam eğer;Filmin çekimlerini 21 yaşındaki X.Dolan yapmıştır ve 2.filmi olmasına rağmen bence Kanada gibi soğuk bir yeri samimi bir ortam haline getirebilmiş.Çekimler çok güzel. Fonda çalan parçalar çok çok iyi bu filmi izlemeseniz konusunu beğenmeseniz bile,sanki playlistinizi hazırlamışsınız giib filmi altta pc de açıp dinleyebilirsiniz.Kıyafetler çok tatlı renklerde olmuş ve filmin havasını güzelleştirmiş:

Filmde hoşuma giden bir iki cümle yazıcam buraya;
-Onu arayamazsın,onunla konuşamazsın,ona yazamazsın,artık bitmiştir.Onun gittiği bir yere gidemezsin.Bu bende 1 yıl sürdü.Sonrasında atlattım ama eğer şanslıysan bu daha kısa olabilir;2 ay,2 hafta,2 gün.
Burada gerçekten ilişkiyi atlatmanın çok net bir özeti var aslında evre evre,önce onunla beraber gittiğin mekanlara gidemezsin,onla ilgili arkadaşlarına birşeyler anlattığın mekanlara bile gidemezsin.Belli evrelerden gececeksinki hazmedip unutma yoluna gidesin.
-Aramızdaki mesafelerdi sevgimiz,zorluklari aşıp uçaktan inip buluşmaktı bizim aşkımız,mesafe bitince sevgide bitti artık aşıcak okyanuslar olmayınca aşkta bitti.
Gerçekten insanların bazen sevdiği kişiye duyduğu sevgiden öte onu elde etmek için uğraştıklarına duyduğu sevgidir.

-Bazen bilgisayar başındayken paniğe kapılırım,endişelenirim.Her yenile tuşuna her bastığımda bir kişi ölse bu dünyada kimse hayatta kalmazdı.
Burada kadın aşık olduğu adama çok bağlı,tabi karşılıksız ya da bitmiş bir ilişki bu .Onun zamanında nerde ne yaptığını bildiği için o mekanlara gidemez olmuş,rutin yaptığı birşeyi o gün yapmazsa merak eder olmuş ister istemez kendi hayatından çok aşık olduğu kişinin yaşamına,yaptıklarına bağlı olmuş ki sanal ortama yapılan gönderme çok güzel burda. Hepimiz bunu en az bir kere yapmışızdır sevgili adayımız ya da eski sevgilimizin Facebook'u varsa işte online mı ne paylaşmış en son kimle resmini koymuş vs. gibi.
-Bu beni en çok etkileyen sözlerden biriydi;Ben zayıfım;eğer birine değer vermişsem daima her konuda o haklıdır. Bunu çok yapıyoruz işte.
İzlemek isteyenler için iyi seyirler.

24 Temmuz 2011 Pazar

FOUR ROOMS

  Yönetmen: Allison Anders,Alexandre Rockwell,Robert Rodrigez,Quentin Tarantino
  Senarist: Allison Anders,Alexandre Rockwell,Robert Rodrigez,Quentin Tarantino
  Tür:Komedi
  Yapım:ABD
  Süre:1.saat 38dk.
  IMDB Puanı:6.4
  Benim Puanım: 7

  4 bağımsız yönetmenin 4hikayesinden oluşmaktadır.Hepsinin içinde bol bol telafuz edilen The Bellhop adlı karakterimiz Tim Roth'n toy hali bulunmakta.4 farklı oda var ve 4 farklı olay dönmekte.




İlk oda baya kalabalık bir kız grubunu ağırlamaktadır,Bellhop Ted'in ilk günüdür ve o odanın içinde Madonnayı görürüz genceciktir ve yanında 3-4 güzel kız daha vardır odada toplanma amaçları ise cadılar kumpanyası Tanrıça Diana'nın ruhunu çağırma uğraşıdır.Bunun için çok enteresan şeyler katarlar kazanın içine;bir kızın biriktirdiği 1 yıllık gözyaşı,bir erkeğin spermi,birinin teri vs. gibi absürd bir karışım yaratırlar fakat,kızlarımızdan biri spermi getirmeyi başaramaz ve bunun için bir erkek bulmaları gerekir yoksa ruhu çağırma işlemi tamamlanamaz.

 İkinci bölümde ise,karısının onu aldattığını düşünen bir adam karısını bağlamış ve Ted'i odaya çağırmıştır.Ted den karısının onu aldattığını söylemesini ister,Adam tuvalete gittiği zaman Ted kadını kurtarmaya çalışırken komik bir pozizyonda yakalanırlar ve deli adamımız Tedden şüphelenir,önlerinde karısıyla ilişkiye girmesini ister ama tabi bu olmaz,adam en sonunda bizim bellhop u öper.Böylece kendisinin aslında bir adamla beraber olduğunu ama kadının onu aldattığını düşünmek istediğini anlar gibi oluruz.


Üçüncü odaya geldiğimiz de ise Antonio Banderas ile karşılaşırız,herzaman ki o topladığı saçları ve bıyığıyla takım elbise giymiş havalı bir babadır,ama gangster havasındadır biraz ve eşiyle bir partiye gidip yalnız kalmak istiyordur.Bunun için kızı ve oğlunu Ted'e emanet eder bahşiş verir ve partiye doğru yol alır.Benim en çok eğlendiğim bölüm bu bölümdü.Bu bölümü Tarantinonun çektiğini düşündüğüm bölümdü hatta çünkü onun ayak feşistine uygun sahneler vardı,oğlanla kız habire odadaki bir kokudan şikayetçilerdi ve ayaklarını koklayıp duruyorlardı. Ayrıca kırmızı rujla tabloya çizilen şekil ve tv de açık olan show tv deki tutti frutti tadındaki kanal küçük oğlanın sigara içmesi falan şampanyanın patlatılması gibi şeylerle beraber cinselliği temsil eden Tarantino tarzı çekimler vardı fakat üçüncü bölümü Robert Rodrigez yazmış ve çekmiş
.
Dördüncü oda ise artık filmin absürdlüğünün geldiği son noktaki zaten genel itibariyle çok hoş absürtlükler var filmde,Burdaki kadro süper,4 kişi yılbaşını kutlayacaklar,tek bir kadın var o da üçüncü odadaki kadın.kocasından bir şekilde kurtulup gelmiş buraya.Erkeklerden biri Tarantino ki son bölümün  yazarlığı ve çekimi ona ait,ardından Bruce Wills var ki bu afişteki isimler arasında bile yoktur.Ve bir kara adamımız var.Bunlar sürekli içiyorlar,tabi bunları getiren kişide bizim Ted oluyor.Hepsinin kafa güzelleşmiş.Tarantino Tedden birşey yapmasını istiyor ona 100 dolar teklif ediyor isterse alıp gidecek,ama onu 60 sn. dinlerse çok daha fazlasını kazanma şansına sahip olucak ama dinledikten sonra da cazip gelmesse gitme şansı hala var,Ted korkak,eli ayağına dolanan bir tip olsa da iş para olduğu zaman biraz durup düşünmüyor değil.Tarantino ona planını anlatıyor.Zenci arkadaşımız zippo çakmağı 10 kere üstüste yakamazsa Ted onun serçe parmağını kesicek ve 1000 dolar alıcak ama zenci arkadaşımız 10 kere yakmayı başarırsa Tarantinonun antika arabasına sahip olucak.                  
                                                                                                                                                                                
Tim Roth'a aşık biri olarak bu filmde ona ve oyunculuğuna bir kez daha tapmış vaziyetteyim,bu yıllarda şu an ki oyunculuğuna ulaşacağının sinyallerini vermiş,Ted the Bellhop karakterini sizlere anlatmayı çok isterim ama yok böyle bir karakter,sürekli bi yerleri oynuyor,sürekli bi korku,ellerin ayakların dolanma hali,surat ifadeleri,ani çıkışları ile gerçekten anlatılmaz yaşanır,Film size garip gelse bile Tim Roth'un ayakta alkışlanacak oyunculuğu için izlemenizi öneririm. 

22 Temmuz 2011 Cuma

Kalıcı Dövme ve Seçimi

Kalıcı Dövme ve Dövme Seçimi Hakkında
dövme yaptırmak isteyenler için öncelikle ne yaptırmak istediği çok önemlidir. sırf ”yaptırayım sadece havam olsun.” demekle olacak bir iş değildir.hem vücudunuza saygısızlık etmiş olursunuz hem de dövme sanatçısınınn emeğine.dövme için benim tabirimle iki çeşit dövme vardır. birincisi;hayat felsefenizi anlatan,sizden bir şeydir.ikincisi ise; şeker gibi olan yani sadece orda durduğu için sizi mutlu eden,estetik açıdan güzel gözüken dövmelerdir.bu ikisinden hangisini seçiceğinize karar vermelisiniz,bundan sonrada renkli mi renksiz mi olucağına karara vermek kalır. eğer ilk gruptaki dövmeleri seçerseniz bu dövmeler üzerinde çalışmak gerekir yani katalog üzerinde beğenipte bu olsun demek biraz zor olur çünkü sizden bir parça olacağı için mutlaka dövmeye sizinde katkınız olmalıdır.mesela hayatınızda yeri olan bir rakam,anne babanızın adı,sizi temsil eden bir sembol vs.bu yüzden ilki biraz daha bilinçli dövme yaptırmak isteyenler içindir ve sıkılır mıyım sorusuna net bir şekilde hayır diyebileceğim bir dövme türüdür.sıkılmanız şöyle mümkün değildir bence;10 yıl sonra o dövmeye baktığınızda sizin hayat felsefenizi,ne düşündüğünüzü,nasıl bir ruh durumundan şu an ki bulunduğunuz duruma geldiğini gösterir sizlere,bir çeşit düşüncelerinizi hafifletip vücudunuza yazmanızdır,kendinize ayna gerek olmadan bakmanızdır.bu yüzden kendinizi nereye giderseniz götüreceğiniz için ruhunuzdaki şeyleride somut olarak vücudunuza yansıtmak insanı sıkmayacaktır.
ikincisine gelirsek;onlar ilkine göre daha basit ya da bulunması daha kolay dövmelerdir. katalogtan şeçip direk yaptırabilir ama isteğe göre de kendi şekillerinizi ekleme yapabilirsiniz.örneğin ayak bileğinizin altındaki bir dövme uygun bir sandalet giydiğinizde çok şık durabilir,banyoya girip çıktığınızda vücudunuzda renkleriyle şeker gibi parlayabilir.
sıra geldi dövmenin yer seçimine;eğer vücudunuza çok dövme yaptırmayı düşünmüyorsanız ki genelde bir başladı mı insan o iğnenin getirdiği huzuru,başlangıcı özler bu yüzden büyük dövmeler olmasa bile birden fazla dövme yaptırır.eğer ”yok ben büyük bir tane yaptıracağım ve sonra yaptırmayı düşünmüyorum.” derseniz bunun yerini iyi belirlemeniz gerekebilir.mesela sırtınızı tuval olarak kullanabilirsiniz dövmenin iyi durması için. küçük ya da orta boy dövmeler yaptırmak istiyor ve vücüdunuzu az çok doldurmak istiyorsanız,dövmenin yerine dikkat etmelisiniz. tam kolunuzun ortasına dövme yaptırdığınız zaman bir sonraki dövmeniz için boşuna yer kapatmış olucaksınız ve kompozizyonu sağlamakta zorlanacaksınız. vücudunuz için nasıl bakım yapıyor,sağlığınıza dikkat ediyorsanız dövmelerinizin uyum içinde bulunması için yerleştirme konusunda da dikkatli olmalısınız ki tuval oaln vücudunuz bir sanat harikası olsun :)) renk seçimi konusu ise  ; eğer sade bir dövme olucaksa genelde siyah ve gölgelendirme kullanılır tabi bu boyutuna göre de değişiklik gösterir. ama büyük ve içinde hikayeler olan bir dövme istiyorsanız aklınıza gelebilecek tüm renkleri sentezleyebilirsiniz dövme sanatçınızla beraber,işin eğlenceli kısımlarındandır. :)
dövme hakkında sorulabilecek sorulara kendimce cevap vereyim kafanızda bir fikir oluşması için.

dövme yaptırmak günah mıdır?
-bence günah değildir.insanın inancı kendi içindedir vücuduna yaptırdığı birşeyden dolayı günah olduğunu düşünmüyorum.gözeneklerimizi kapadığı için abdest tutmaz diyorlar ama 5 tane dövmem var ve çoğu yapılırken tüylerim alındı ama ilerleyen günlerde tüylerim sanki dövme yokmuş gibi çıktılar,anlayacağınız gibi gözeneklere kadar inmiyor boya.bir diğer günah olma sebebi ise insanların kendine acı çektiriyor olması. kulak delinmesi,dişe dolgu yaptırmak,kaş aldırmak vs. bunlarda günah olmalı o zaman ki öyle olursa insanlar hiç bir şey yapmadan yaşamalı neredeyse.

dövme yapılırken acıyor mu?
bölgesine göre acı seviyesi değişiyor ve tabiki kullandığınız iğnenin kalınlığına boyuyacağınız alanın büyüklüğüne göre de değişiklik gösteriyor.kemik üstleri genelde diğer bölgelere göre daha fazla acıtır.ince deri olan kollarımızın arkası,boynumuzun sağı ve solu,bileklerimiz gibi.ama büyütülecek kadar bir acısı olduğunu düşünmüyorum zaten bir süreden sonra hafif bir uyuşma oluyor ve hissetmiyorsunuz. ayrıca iğneyi çalıştırmaya başlayıp uzun işlemlerde yapmıyorlar sık sık ara verip rahatlatıcı bir fısfıs var ondan kullanıyorlar sıkıntı olmuyor.korkup,elimi tutup bu acıyı büyüten çoğu arkadaşım şimdilerde ikinci hatta bazıları üçüncü dövmeyi yaptırmak üzereler.

fiyatları nasıl belirleniyor?
çoğu stüdyo iğne başına para alıyor.iğne sadece sizin için kullanıldığı için iğneye belli bir miktar alıp kullandığı boya sayısı dövmenin büyüklüğü ve uğraştırmasına göre üstüne fiyat ekliyorlar. kimisi renk başına da belli para alıyor.kimisi sadece iğne parası ve uğraştırması için para alıyor.kimisi de dövmenin santimetresine göre ve iğne parasını alıyor.genelde iğne paraları 100 ile 150 liradan başlar.yani kalıcı dövme yaptırmak istiyorsanız 100 lirayı gözden çıkarmanız gerekiyor ki kremede 20 liraya yakın para vereceğiniz için 120 lira kafadan cebinizden çıkacak paradır.

dövme yaptırdıktan sonra ne yapmalıyım?
dövme yaptırdıktan sonra 10 gün boyunca orayı suyla temas ettirmemeniz gerekir.size verilen kremi dövme üzerinizde en az 10 gün kullanmanız istenir çok ıslak ve çok kuru kalmayacak şekilde dövmeniz en az 10 gün ki büyüklüğüne göre değişir nemli tutmak zorundasınız kuru kalmayacak hiç bir şekilde.güneşle 10 gün teması olmamalı eğer renkliyse 10 günün sonunda güneş kremleriyle çıkmalısınız en az 1 ay ki rengi solmasın. dövmenizi kapalı tutmamanız gerekiyor yani örneğin ayağınızdaysa çorap giymemelisiniz mümkün olduğunca çünkü dövme kapalı kaldığında rengi atar ve solar rötüş yaptırmanız gerekir.dövmenizin rengini hiç kaybetmesini uzun yıllar dayanıklı kalmasıı istiyorsanız nemlendirici kremler kullanabilirsiniz vücudunuza baktığınız gibi ona da bakmalısınız.

sildirmek istersem ne yapacağım?
sildirmek artık eskisine oranla daha kolay.lazar yöntemi hala bilindik yöntem ama onun dışında ilk önce sildirmeden önce eğer sıkıldıysanız üstüne yeni birşey yaptırmayı düşünebilirsiniz dövmenizin formatı ve yeni istediğiniz dövme buna uygunsa.sonrasında ise yavaş yavaş gelişen bir yöntemle dövmenin üzerinden gene iğneyle ten renginizi geçtikleri zaman dövme yapılmamış gibi oluyorsunuz ya da üstüne yenisini yaptırabiliyorsunuz.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Jack Kerouac



Tek kitabı olan YOLDA adlı kitabını okumaktayım son günlerde.Yer altı edebiyatını severseniz eğer okumadan geçmemenizi düşündüğüm bir kitap kendisi her ne kadar 460 küsür sayfasından 100 sayfa okumuş olsamda,her sayfayı okudukça kaptırıyorsunuz kendinizi kitabın dünyasında buluyorsunuz.
Konusundan az çok bahsetmem gerekirse,Jack otostop çekiyo ve bir ruloya yazdığı otostop maceralarından kitap oluşturuyor.Gezdiği her yeri kendi hayal dünyanızı katarak gözünüzün önüne getiren anlatış tarzı sizi kitaba daha çok bağlamakta.Yarın bir gün buraları güncellemezsem merak etmeyin kitabı bitirmiş otostop peşinde Londraya falan gidiyorumdur.

Köpek dişi (Dogtooth)

              
                ÖZGÜRLÜĞÜNÜZ KÖPEK DİŞİNİZE BAĞLI MANTIĞI.
Giorgos Lanthimos yönetmenliğinde olan Yunan filmi 2009 yapımı yeni bir festival filmi.Konusundan az çok bahsedicek olursak;
Şehirden uzakta kocaman bir bahçesi olan evimiz karşımıza çıkmakta.Anne baba ve tahminime göre 20 yaşını geçmiş ya da geçmek üzere olan 2 kız ve 1 erkekten oluşan çocuklar.Evden dışarı çıkabilen,evin ihtiyaçlarını yerine getirebilen tek kişi baba.Çalışıyor ve eve dışardan birşeyler getiriyor doğal olarak yoksa bunlar nasıl yaşayacak.Anne deseniz genel olarak pasif bir karakter fakat sözünün geçtiği bir çok anla karşılaşıyoruz. Çocuklar filmin zaten konusunu oluşturan 3 karakter.Evden kesinlikle dışarı çıkmalarına izin yok,evi geç bahçe belirlenen sınırdan bir adım öteye atamıyorlar,dış dünyayla iletişimleri kesinlikle yok.Telefon televizyon nedir bilmiyorlar.Bizim bildiğimiz bir çok kelime ve anlamını yanlış öğreniyorlar,tuzluğa telefon demeleri gibi.Evde babalarının ve annelerinin doğru gördükleri şekilde,onların ağızlarından çıkanlarla orantılı olarak eğitiliyorlar.Filmden çok bahsetmek istemiyorum izlemenizi önerdiğim için,dış dünya olmadan ve cocukların eğitim gördüğü ilk iki insan olan anne babanın çocukları ne hale getirebileceği,eğitim tarzının insan üzerindeki etkisini çok net kalıplarla gösteren,kapitalizme,ataerkil aile yapısına,freudun cinsel gelişimine kadar bir çok göndermede bulunan film bence yakın dönemin en iyi filmlerdendi.Bir kaç görüntü ve bir video koyacağım.

Imdb linki;Kynodontas(Dogtooth)


Trailer
Filmden bir kaç kare;

 

Gerçekten çok etkileyici bir filmdi,insanlara öğretiliş nasıl olur ve o öğretilişe göre insanlar nasıl hayatlara sahip olurlar,ne kadar şey bilirler,ne kadar meraklı olurlar gibi daha bir çok alt başlığı barındıran dopdolu bir film olmuş.

Mutluluk


Mutluluk nedir biliyor musun ey okuyucu,evet biliyorsun tamam ama ben yazmaya devam edeceğim.Mutluluk bir çok anlama gelir.Mutluluk bir çeşit afyondur,bir çeşit uyuşturucu. Bağımlılık yapar,mutluyken sanki hiç derdin yokmuş gibi yaşarsın,herşeyin çözüme kavuşacağına inanırsın.O mutluluğun anlık olucağını bile bile sanki ömür boyu sürüceğine inandırırsın kendini.Yavaş yavaş ayılmaya başladığın da ise at gözlüğün gözlerinden düşmeye başlar ve aslında mutluluğun sadece dertlerinle senin aranda sanki televizyondaki kısa süreli karıncalama gibi bir şey olduğunu anlarsın. Hop! bi bakmışsın gitmiş bile,gene kafanla kalırsın.Yaşar mısın evet yaşarsın ama artık bağımlısındır,yenisini istersin,bir fırt daha,bir yudum daha,bir omuz daha,bir ses daha…Mutluluk böyle bir afyondur işte kalbini uyuşturur. Kelebeklerin uçuşması da ondandır işte hiç bir zaman konmazlar bir yere ki ömürleri de kısacıktır zaten.